<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Dijital Sanat</title>
	<atom:link href="http://www.digitalsanat.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.digitalsanat.com</link>
	<description>Sanat Dünyası</description>
	<pubDate>Sat, 10 Jan 2009 19:44:08 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.3</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Dali sergisi 19 Eylül’de SSM’de açılıyor</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/diger-sanat-dallari/kulturel-ve-sanatsal-aktiviteler/dali-sergisi-19-eylul%e2%80%99de-ssm%e2%80%99de-aciliyor.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/diger-sanat-dallari/kulturel-ve-sanatsal-aktiviteler/dali-sergisi-19-eylul%e2%80%99de-ssm%e2%80%99de-aciliyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Jan 2009 19:43:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kültürel ve sanatsal aktiviteler]]></category>

		<category><![CDATA[Dali sergisi 19 Eylül’de SSM’de açılıyor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=352</guid>
		<description><![CDATA[Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) , İspanyol ressam Salvador Dali’nin yağlı boya tabloları, çizimleri ve grafiklerinden oluşan yaklaşık 270 eserin yanı sıra el yazmaları, fotoğraflar ve çeşitli belgelere ev sahipliği yapacak. 



Tarih
:
19 Eylül 2008-19 Ocak 2009




Yer
:
Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi




Şehir
:
İstanbul Anadolu



SSM ile Akbank arasında Gala-Salvador Dali Vakfı işbirliğiyle 19 Eylül 2008-19 Ocak 2009 tarihleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="sanat" src="http://www.antoloji.com/i/e/200803/4633_b_6963.jpg" alt="" width="300" height="254" /><span style="font-size: medium;">Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) , İspanyol ressam Salvador Dali’nin yağlı boya tabloları, çizimleri ve grafiklerinden oluşan yaklaşık 270 eserin yanı sıra el yazmaları, fotoğraflar ve çeşitli belgelere ev sahipliği yapacak. </span></p>
<table border="0" cellspacing="0" width="100">
<tbody>
<tr>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">Tarih</span></strong></td>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">:</span></strong></td>
<td width="1%">19 Eylül 2008-19 Ocak 2009</td>
<td width="1%"></td>
<td width="1%"></td>
</tr>
<tr>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">Yer</span></strong></td>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">:</span></strong></td>
<td width="1%">Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi</td>
<td width="1%"></td>
<td width="1%"></td>
</tr>
<tr>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">Şehir</span></strong></td>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">:</span></strong></td>
<td width="1%">İstanbul Anadolu</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>SSM ile Akbank arasında Gala-Salvador Dali Vakfı işbirliğiyle 19 Eylül 2008-19 Ocak 2009 tarihleri arasında düzenlenecek “İstanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dali” adlı serginin sponsorluk anlaşması törenle imzalandı.</p>
<p>SSM Müdürü Nazan Ölçer, imza töreninde yaptığı konuşmada, müzelerinin büyük sergilere ev sahipliği yapmaya devam ettiğini söyledi. Ölçer, serginin sponsorluğunu üstlenen Akbank’ın 60. kuruluş yılını yenilikçi yüzünü göstererek kendileriyle birlikte kutladığını dile getirdi.</p>
<p>Picasso ve Rodin’in ardından Dali’yi ağırlayacakları sergiyi müzeleri için önemli dönüm noktalarından biri olarak gördüklerini ifade eden Ölçer, müzenin sahip olduğu altyapının bu büyüklükte bir sergiyi ağırlamaya imkan verdiğini kaydetti.</p>
<p>Ölçer, sergi kapsamında düzenlenmesi planlanan çeşitli etkinliklerle Dali’yi Türk halkına tüm yönleriyle tanıtmayı amaçladıklarını belirterek, bu kapsamda sergi sırasında Dali ile ilgili olarak Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde “Çağdaş Sanat ve Salvador Dali” ile “Gerçeküstücülük ve Salvador Dali” konulu 2 ayrı ders programının düzenleneceğini bildirdi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/diger-sanat-dallari/kulturel-ve-sanatsal-aktiviteler/dali-sergisi-19-eylul%e2%80%99de-ssm%e2%80%99de-aciliyor.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Figüraksiyon - Karma Resim Sergisi</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/diger-sanat-dallari/kulturel-ve-sanatsal-aktiviteler/figuraksiyon-karma-resim-sergisi.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/diger-sanat-dallari/kulturel-ve-sanatsal-aktiviteler/figuraksiyon-karma-resim-sergisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Jan 2009 19:39:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kültürel ve sanatsal aktiviteler]]></category>

		<category><![CDATA[Figüraksiyon]]></category>

		<category><![CDATA[Karma Resim Sergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=350</guid>
		<description><![CDATA[Teşvikiye Sanat Galerisi yeni yıla Türk çağdaş sanatının önde gelen 5 figüratif sanatçısı ile girecek. Figüraksiyon adlı sergi 16 Aralık 2008-31 Ocak 2009 tarihleri arasında gezilebilir. 



Tarih
:
16 Aralık 2008 - 1 - 31 Ocak 2009




Yer
:
Teşvikiye Sanat Galerisi




Şehir
:
İstanbul Avrupa




Eser Afacan, Altan Çelem, Şahin Paksoy, Mahir Güven ve Serdar Şencan`ın yer aldığı serginin odak noktası her biri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="etkinlik" src="http://www.antoloji.com/i/e/200901/6209_b_1389.jpg" alt="" width="200" height="200" /><span style="font-size: medium;">Teşvikiye Sanat Galerisi yeni yıla Türk çağdaş sanatının önde gelen 5 figüratif sanatçısı ile girecek. Figüraksiyon adlı sergi 16 Aralık 2008-31 Ocak 2009 tarihleri arasında gezilebilir. </span></p>
<table border="0" cellspacing="0" width="100">
<tbody>
<tr>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">Tarih</span></strong></td>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">:</span></strong></td>
<td width="1%">16 Aralık 2008 - 1 - 31 Ocak 2009</td>
<td width="1%"></td>
<td width="1%"></td>
</tr>
<tr>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">Yer</span></strong></td>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">:</span></strong></td>
<td width="1%">Teşvikiye Sanat Galerisi</td>
<td width="1%"></td>
<td width="1%"></td>
</tr>
<tr>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">Şehir</span></strong></td>
<td width="1%"><strong><span style="color: #d63b74;">:</span></strong></td>
<td width="1%">İstanbul Avrupa</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span id="more-350"></span></p>
<p>Eser Afacan, Altan Çelem, Şahin Paksoy, Mahir Güven ve Serdar Şencan`ın yer aldığı serginin odak noktası her biri farklı sanatsal üslupların izini takip eden ancak aynı dönemde üretim yapan figüratif sanatçıların figür resmine nasıl birbirinden farklı yorumlar getirdiğini göstermek. Örneğin yaşamının büyük kısmını Norveç`de geçiren Eser Afacan figürü, dev boyutlarda ve teatral ifadelerle yorumlanmış bir gerçeklik olarak ele alırken Şahin Paksoy, figür resmini günlük yaşamın en sıradan ama en mizahi anlarıyla anlatmayı yeğliyor. Onun resimlerinde kalabalıklar içerisinde tek tek figürlerin kendi hikayeleri kadar bu kalabalıkların toplumsal gerçekliği de öne çıkıyor.<br />
Mahir Güven daha çok edebi bir atmosfer içinde ele aldığı figürlerini hayali bir imge olarak resmederken romantik resim geleneğine yaslanıyor fakat Altan Çelem, figürü modern yaşamın içerisinde devinen bir aktör olarak resmediyor. Çelem`in resimlerinde figür ne romantik, ne toplumsal bağlamda değerlendirilebilecek bir imge, aksine onun resimlerinde figür, günlük yaşamın içinden çıkarılmış bir fotoğrafın resimdeki yansıması.<br />
Serdar Şencan`ın figürleri ise bir taraftan ironik bir taraftan gerçekdışı göndermeleri olan anlatımcı ve eleştirel unsurlar olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Figür resminin farklı aksiyonlarını bir araya getiren Figüraksiyon sergisi, Teşvikiye Sanat Galerisi`nin 25 yılı aşkın bir süredir kendine çizdiği Türk çağdaş sanatında figür resmini temsil etme ve destekleme yaklaşımı ile de anlam kazanıyor.<br />
Fax: 0212 246 67 68<br />
e-mail: tsanat@superonline.com<br />
tesvikiyesanatgalerisi@gmail.com</p>
<p>Telefon: 0212 241 04 58 - 247 74 75<br />
Adres: Abdi İpekçi Cad. No:44/C Teşvikiye</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/diger-sanat-dallari/kulturel-ve-sanatsal-aktiviteler/figuraksiyon-karma-resim-sergisi.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Felix Guattari hakkında bilgi</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/postmodernizm/deleuze-guattari/felix-guattari-hakkinda-bilgi.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/postmodernizm/deleuze-guattari/felix-guattari-hakkinda-bilgi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Dec 2008 09:24:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gokhan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Deleuze-Guattari]]></category>

		<category><![CDATA[Felix Guattari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=348</guid>
		<description><![CDATA[Felix Guattari (1930-1992) Düşüncelerinde ruhsağaltımı ve siyaset konuları üzerinde etkin bir biçimde duran, özellikle  Gilles Deleuze ile birlikte yaptığı ortak çalişmalarıyla tanınan Fransız ruhsağaltımcı ve felsefeci. Guattari&#8217;nin Deleuze &#8216;den bağımsız yaptığı felsefe çalışmaları hem sayıca yok denecek kadar azdır hem de Deleuze ile birlikte verdikleri özgün düşüncelerin yanında felsefeye çok önemli bir katkıları olduğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Felix Guattari</strong> (1930-1992) Düşüncelerinde ruhsağaltımı ve siyaset konuları üzerinde etkin bir biçimde duran, özellikle  Gilles Deleuze ile birlikte yaptığı ortak çalişmalarıyla tanınan Fransız ruhsağaltımcı ve felsefeci. Guattari&#8217;nin Deleuze &#8216;den bağımsız yaptığı felsefe çalışmaları hem sayıca yok denecek kadar azdır hem de Deleuze ile birlikte verdikleri özgün düşüncelerin yanında felsefeye çok önemli bir katkıları olduğu söylenemez. Bu nedenle Guattari&#8217;nin hemen bütün önemli düşünceleri Deleuze ile girdikleri üretken işbirliği sonucunda ortaya konmuş düşünceler olarak değerlendirmek olanaklıdır.. Burada Guattari&#8217;nin kendi düşünceleri olarak anılan her düşüncenin en az onun kadar Deleuze &#8216; ün de olduğunu anımsatmakta yarar vardır. Deleuze ile Guattari yeni düşünme, yazma, öznellik ve siyaset biçimleri yaratmak amacıyla birlikte postmodern düşünce serüvenleri yaşamışlardır. Her ne kadar postmodern söylemi, bir tür bilinemezcilik ve tutuculuk konumu olarak gördüklerinden benimsememişlerse de kendi düşünme yordamları çoğunlukla postmodern söylemin ilk örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. Felsefe açısından bakıldığında, Deleuze ile Guattari geleneksel felsefenin karşısında &#8220;gündelik yaşam felsefesi&#8221; diye adlandırılan felsefe konumunun önünü açmaları bakımından da son derece değerli düşünceler vermişlerdir. 1972 yılında yayımladıkları en çok ses getiren kitapları Anti-Oedipe (Karşı Oedipus), modernliğin egemen söylemlerinin, arzuyu bastırmak yoluyla ortaya faşist öznellik biçimleri çıkararak devrimci hareketlerin önünü kesen kapitalist kuramların ve tasarımların kışkırtıcı bir eleştirisidir. Bu yerleşik kapitalist duruma karşı Deleuze ile Guattari , bireylerin baskıcı modern kimliklerin üstesinden gelebilecek &#8220;arzulayan göçebeler&#8221; olarak konumlanacakları postmodern bir varoluş biçimini savunmaktadırlar. Deleuze ile Guattari kapitalizmin salt birey ile ilgilendiği için, buna bağlı olarak da kilise, aile, okul ve düşünülebilecek her türden toprağa bağlı grubun toplumsal düzenleme yoluyla dağıtılması. ya da &#8220;yurtsuzlaştırılması&#8221; amacı güttüğünden, özü gereği şizofrenik bir dizge olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bununla beraber kapitalizm işleyebilmek, kendi varlığını sürdürebilmek için birtakım toplumsal gruplaşmalara gereksinim duymaktadır. Bu nedenle yeni aile, devlet gibi gruplaşma biçimlerine, yani birtakım yeni toplumsallaşmaların yeniden gövdelenmesine, yer</p>
<div class="desc"><span style="#000000;"><span style="#ff0000;">yurt</span></span> edinmesine belli ölçülerde izin vermektedir. Bütün bu olaylar Deleuze ile Guattari&#8217;ye göre hepsi aynı anda ve hep birlikte olmaktadırlar. Bu anlamda bütün kültürlerin yaşamı bir yandan çökertilirken öbür yandan yeniden kapitalist bir biçimde yapılandırılmaktadır. Bu aynı anda olmaktalıkla kendisini açığa vuran ayrım, Deleuze ile Guattari &#8216;ye diyalektiğin tarihsel bakımdan kaçınılmazlığını kabul etmeksizin toplumsal ve maddeci olabilecek Marxçılık sonrası bir çözümleme olanağı sunmaktadır. Deleuze ile Guattari &#8216;ye göre, toplumsal yaşamı köklü bir biçimde yurtsuzlaştıran kapitalizm, daha doğrusu &#8220;uygar kapitalist makine&#8221;, bütün öğeleriyle tarihin sonuna gelindiğinin en temel göstergesidir. Kendi bedeninin, emeğinin, özel yaşamının tek sahibi olduğunu düşünerek yaşayan kapitalist bir birey icat edilmiştir. Söz konusu yurtsuzlaştırma işleminin tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesi için, kutsal olan ne varsa -kuttörenler, gelenekler, görenekler vb: hepsi de yok edilmelidir. Kapitalizmin şu ya da bu türden kutlu bir dizgeye, hele de inanç dizgelenişine gereksinimi yoktur çünkü. Özerk birey ülküsünü bastıran her şeyin kafasını uçuran kapitalizm, bu anlamda kendisine seçenek oluşturabilecek değerde bir başka dizgenin yaşamasına izin vermeyecek denli başlibaşına &#8220;yetkin&#8221; ama savaşılması gereken- bir dizgedir. Deleuze ile Guattari bu durum saptamasının ışığı altında, kapitalizmin g erçekliğinin tarihte bilinen en büyük &#8220;arzu bastırma hareketi&#8221; olduğunun altını özellikle çizerek, bunun böyle olmasının başlıca nedeninin kapitalizmin şizofrenik yapısında aranması gerektiğini savunmuşlardır. Yurtsuzlaştırma harekâtı aralıksız süren bir yeniden yurtlulaştırma ile birlikte yürütülürken, eski yerleşik biçimlerin kodlarının acımasızca sökülmeleri söz konusudur. Buna bağlı olarak devlet, aile, vatan hep başka biçimlerle yeniden yapılandırılmakta,bütün bunlar yapılırken kapitalizmin genel bastırma taarruzu kurallarla meşru kılınmaktadır. Kapitalist dizgenin &#8220;normal&#8221; saydığı kişi, bu açıdan bakıldığında, toplumsal sınırlar içindeki kafeste tutulması başarılabilen &#8220;nevrotik kişilikli&#8221; bir insan olmak zorundadır. İnsanlar kendilerine çocukluklarından itibaren bir &#8220;ben&#8221;, kapitalist dünyayı istenen ve izin verilen sınırlar içinde deneyimleyebilecekleri bir öznel konum edinmek zorundadırlar. Kız çocukları babalarını <span style="#ff0000;">kazanmak</span> için anneleriyle, buna karşı erkek çocukları annelerini kazanmak için babalarıyla bir savaşım içinde olacaklardır. Son çözümlemede, &#8220;Oedipus&#8221; ve &#8220;Elektra&#8221; kompleksleriyle biçimlenen çocuklar, yapıntı ama sahte bir suçluluk duygusuyla kapitalizmin enkazları olarak dizgede kendilerine çok da bulunmayı istemedikleri bir yer bulmak zorunda kalmaktadırlar. Deleuze ile Guattari kapitalist dünyaya ilişkin bu ilk belirlemelere dayanarak, Lacancı ruhçözümleme düşüncesinin sağladığı ışıktan da yardım alarak, Karşı Oedipus adlı çalışmalarında bütünüyle siyasal içerimleri gözetilerek oluşturulmuş bir arzu çözümlemesi sunmaktadırlar. Bu çözümlemeye göre, arzu iki seçenek arasından ya birine ya da öbürüne yönelmiştir. Ya kendini sürekli olarak olurlamaktadır ya da temele iktidarı koyarak düzenin kurulup kollanmasını kendisine amaç edinmektedir. 68&#8242;leıin devrim girişimine ilişkin ayrıntılı çözümlemelerini ardalanda tutarak, işçi sınıfının Marx&#8217;ın öndeyilediğinin tersine tarihsel misyonunu yerine getiremeyişi olgusu üzerine odaklanan Deleuze ile Guattari, insanların anarşik anların sağladığı özgürlüğe yönelmek yerine, öteden beri varolan baskıcı düzeni yeniden kurmayı yeğlemiş olmaları gerçeğine parmak basarlar. Söz konusu durum onlara göre bütünüyle Nietzsche&#8217;nin &#8220;efendi/köle (ahlâkı)&#8221; ilişkisi için verdiği açıklamayı doğrulamaktadır. Bu bağlamda, hem Marx sonrası hem de Freud sonrası bir konum olarak baştan sona Nietzscheci düşüncede köklendirirler düşüncelerini. Bu yeni bakış açısından Deleuze ile Guattari , &#8220;üretken arzu&#8221; diye yeni bir tasarım ortaya atarlar. Marxçılığa göre hiçbir insan söylemi tek başına söylenecek son sözü söyleyemez, bu nedenle üretim ile ideoloji arasında her zaman için bir karşıtlık bulunduğundan, arzu konusunun da son çözümlemede üretim ilişkileri bağlamına yerleştirilmesi gerekmektedir. Öte yanda Freudculuğa göre bilincin her zaman dışardan, yani bilinçdışından üretildiği için asla güvenilir olmayışı arzu için de aynen geçerlidir. Deleuze ile Guattari&#8217;nin &#8220;üretken arzu&#8221; tasarımları bu anlamda hem arzunun ilkece ideolojiye ait olduğunu ileri süren Marxçı anlayışı, hem de arzunun bilinçdışı kaynaklı olduğunu vurgulayan Freudcu yaklaşımı bütünüyle reddetmektedir, Söz konusu üretken arzu tasarımına en genel anlamda Nietzsche&#8217; nin &#8220;erk istenci &#8221; anlayışının bir uzanası olarak bakılabilir. Buna göre üretken arzunun erk isrenci &#8220;tepkici&#8221; bastırma arzusuyla, yani köle zihniyetiyle dengede tutulur. Papazlardan ahlâkçılara, gizemcilerden çilecilere değin bütün denetçiler üretken arzunun etkin güçlerini kendisine karşı yöneltmenin peşindedirler. Arzuyu arzunun kendisini denetlemek amacıyla kullanan denetçiler, bunu yaparlarken her türden etkin arzunun dışavurumunun &#8220;suçluluk duygusu&#8221; olarak yaşanacağı bir ruh hastalığı yaratmaktadırlar. Burada önemle vurgulanması gereken, şizofreninin insanın üretken arzusunu dışavurabilmesi için bir model olarak görülüyor olmasıdır. Dolayısıyla Deleuze ile Guattari &#8216;nin şizofreniden anladıkları tedavi gerektiren bir ruh hastalığı olmaktan çok arzunun üretkenliğini sürekli olurlayan etkin bir şizofrenik varoluştur. Buna göre Marxçılığın öngördüğü gibi sınıf savaşımı diye bir şey söz konusu değildir toplumda, çünkü yalnızca er ya da geç herkesin bir köle olduğu tek bir sınıf vardır; o da kapitalizmin kölelerinden bazılarının öteki kölelere hükmettiği kölelik sınıfıdır. Böyle bir toplumsal durum içinde Deleuze ile Guattari&#8217;ye göre arzulayan hiçbir bireyin kendi başına arzusunu doyuma kavuşturmak gibi bir yetisi yoktur. Her birey iki kutup arasında bir yerlerde ama öyle ama böyle kendi bulunduğu yerin tutsaklığını yaşamaktadır.Bu iki kutuptan ilki devrimci ama toplum karşı olan &#8220;şizoid arzu&#8217; yken, ötekiyse toplumsal olarak kodlanmış, üstelik de kendi bastırılışına gönül rızası gösteren &#8220;paranoid arzu&#8221; dur. Açıkça görüleceği üzere Deleuze ile Guattari bu açıklamalarıyla Marxçıliğın ya da Freudculuğun açıklama yapılarında içerimlenen sınırlamalara düşmeden, gerek kapitalist toplum gerekse ruhçözüınleme üstüne konuşabilmeye olanak tanıyan yepyeni bir sözdağarı doğrultusunda açılimları bir hayli fazla olan bir dil oluşturmuşlardır. Bu sözdağarının en önemli terimleri kısa tanımlarıyla şu biçimde ortaya konabilir: Makiııeler Lacancı özne tasarımından kaçınmak amacıyla tasarlanmış, fiziksel, düşünsel ya da duygusal akışın herhangi bir noktasında belli bir yapıyı terk eden ya da bu yapının içine giren şeyler. Sözgelimi bebeğin ağzı ağız makinesi iken annenin memesi meme makinesidir. Bu iki makine atasında hep bir akış söz konusudur. (Organları olmayan beden Artaud&#8217;dan alınma bir deyiş. Hükümet ya da üniversite gibi her türden örgütlü yapıya verilen ad. Organları olmayan bedenler ile arzulama makineleri aynı şeyin iki farklı durumuna karşılık gelirler; her ikisi de akışı denetleyen örgütlü üretim dizgesinin parçalarıdır. Organları olmayan bedenler, arzunun özgür dışavurumuna ket vuran güçlerdir. Arzulama Makineleri Organları olmayan bedenlerle bağlantılı, kendisini üretken arzulara adamış olan makineler. Paranoyak makine Organları olmayan bedenler tarafından tanınmayan arzulama makinelerine verilen ad. Kaydedici makineJ Organları olmayan bedenlerin etkisindeki arzulama makinelerine verilen ad. Sociur Bir toplumu oluşturan organları olmayan beden: yabanıl toplumlardaki yeryüzünün bedeni, barbar toplumlardaki despotun bedeni, kapitalist toplumlardaki sermayenin bedeni gibi.</p>
<p>Göçebe özneJ Anlık kararlara, anlara bağli olarak yaşayan, bir arzulama makinesi olarak olanaklarını sürekli değiştirme ve yerine yenilerini koyma yetisi taşıyan özne. Deleuze ile Guattari &#8216;nin oluşturdukları &#8220;göçebe düşünce&#8221;nin karşılığını, yalnızca toplum ile siyaset konularında değil, doğrudan yazın ile sanat alanlarına ilişkin düşüncelerinde de görmek olanaklidır. Nitekim sanat yapıtları başlı başına bir &#8220;arzulayan makine&#8221; olduğunu ileri süren düşünürler, ressam olsun yazar olsun bütün büyük sanatçıların, içlerindeki arzu kımıltıları ile akışlarının ne pahasına olursa olsun peşine düşmekten kendilerini alıkoyamayan <span style="#000000;"><span style="#ff0000;">özel</span></span> doğada insanlar olduklarını belirtmektedirler. Sanatta &#8220;biçem&#8221; diye adlandırılan da bu kımıltılar ile akışların peşinden nasıl gidildiğinden başka bir anlamı yoktur. Deleuze ile Guattari &#8216;ye göre başta yazın olmak üzere bütün sanatlar bu anlamda tıpkı şizofreni gibidirler; sanat deneyimi önceden belirlenmiş belli işlevleri ve amaçları olan ussal bir izlence doğrultusunda belli anları peşpeşe yaşamak değil, sonunda ne olacağı baştan kestirilemeyen serüvenlerle dolu bir süreçtir. Sanat, geleneksel düşüncelerin savunduğunun tersine, Deleuze ile Guattari&#8217;ye göre bir anlatım biçimi olmaktan çok arzunun önü alınamaz bir biçimde çoğalttığı, üretken akışına dur denilemeyen bir üretim biçimleri çokluğudur. İki düşünürün &#8220;Kapitalizm ve Şizofreni&#8221; genel tasarısı altında ortaklaşa yaptıkları öteki önemli çalışmalar şunlardır: Kafka Minör Bir Yazına Doğru (Kafka: pour une litterature mineure, 1975), Köksa p (Rhizome, 1976), Bin Yayla (Mille Plateaux, 1980), Felsefe Nedir? (Qu&#8217;est-ce que la Philosophie?, 1991). Guattari&#8217;nin Deleuze&#8217;le tanışıp yola koyulmadan önceki başlica yapıtları arasında ise Prychanalyse et Transversalite (Ruhçözümleme ve Yoldan Çıkma , 1972), La Revolution moleculaique (Moleküler Devrim, 1977) L&#8217; Inconsıcient machiniqaı (Makineleşmiş Bilinçdışı, 1979) sayılabilir.</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/postmodernizm/deleuze-guattari/felix-guattari-hakkinda-bilgi.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>NATÜRALİZM (DOĞALCILIK)</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/naturalizm/naturalist-edebiyat/naturalizm-dogalcilik.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/naturalizm/naturalist-edebiyat/naturalizm-dogalcilik.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Dec 2008 09:11:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gokhan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Natüralist edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[DOĞALCILIK]]></category>

		<category><![CDATA[Natüralizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=345</guid>
		<description><![CDATA[19.yüzyılın sonlarına doğru Fransada ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı (gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle) olarak düşünülebilir.
Natüralizmi, realizmden ayıran nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir (Determinizm). Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de geçerli olduğunu savunmuşlardır.Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="style46" align="justify">19.yüzyılın sonlarına doğru Fransada ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı (gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle) olarak düşünülebilir.</p>
<p class="style46" align="justify">Natüralizmi, realizmden ayıran nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir (Determinizm). Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de geçerli olduğunu savunmuşlardır.Bu yaklaşımla pozitif bilimlerle sanatı birleştirmeye çalışmışlardır. İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş; insanı ırsiyet (soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele almışlardır. Ayrıca sosyal çevrenin insan üzerinde yaptığı etkileri de derinlemesine araştırmışlar, bir anlamda kendilerini bilim adamı, toplumu laboratuvar, insanı da deneme, inceleme aracı olarak ele almışlardır.</p>
<p class="style46" align="justify">Natüralist yazarlar insanı belli koşulların içinde ele alır, onun duygu ve düşünce dünyasını, yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda çizerler. Onların eserlerinde insan kendi yazgısını biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz. Toplumsal nedenleri bir yana bırakmışlar, yalnızca yaşananı nesnel bir biçimde aktarmakla yetinmişlerdir. Bu sebeple de onlara zabıt katipleri yakıştırması yapılmıştır.</p>
<p class="style46" align="justify">İnsan psikolojisiyle fizyolojisini birbirine bağlı kabul ettikleri için eserlerinde kahramanların fiziksel özelliklerini çok ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da betimleme, doğalcı eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.</p>
<p class="style46" align="justify">Realistlerdeki biçim güzelliği, kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Ancak natüralistler de halkın kolayca anlayabileceği açık ve yalın bir dil kullanmışlardır.</p>
<p class="style46" align="justify">Tiyatroda, kostüm ve dekora önem veren natüralistlerin eserlerine genel olarak bir kötümserlik havası hakimdir.</p>
<h1 class="style46">Başlıca temsilcileri:</h1>
<p class="style46" align="justify">Emile Zola (Meyhane, Germiznal, Nana, Toprak&#8230;..)</p>
<p class="style46" align="justify">Alphonse Daudet</p>
<p class="style46" align="justify">Guy de Maupassant</p>
<p class="style46" align="justify">Goncourt Kardeşler</p>
<p class="style46" align="justify">Roman anlatılmış ve tabiattan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler, mazinin hikayecileri, romancılar da halin hikayecileridir.</p>
<p class="style46" align="justify">Goncourt Kardeşler</p>
<h1 class="style46">TÜRK EDEBİYATINDA NATÜRALİZM:</h1>
<p>Bizim edebiayıtımızda doğalcılık anlayışına en çok yaklaşarak eser veren sanatçı <strong>Hüseyin Rahmi Gürpınar</strong>dır. Ancak eserlerinde sosyal eleştiriye yer vermesi onu natüralistlerden ayıran önemli bir noktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/naturalizm/naturalist-edebiyat/naturalizm-dogalcilik.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İzlenimci Tablolar</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/izlenimcilik/izlenimci-tablolar/izlenimci-tablolar.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/izlenimcilik/izlenimci-tablolar/izlenimci-tablolar.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Dec 2008 09:05:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gokhan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[İzlenimci Tablolar]]></category>

		<category><![CDATA[izlenimci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=342</guid>
		<description><![CDATA[ 
 
 
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://img.turkmedya.tv/image/8ae417ae1fc34506a2210a938f29e105/248/189" alt="" width="248" height="189" /> <img class="alignnone" src="http://img90.imageshack.us/img90/6846/72777455an4.jpg" alt="" width="276" height="189" /></p>
<p><img class="alignnone" src="http://img227.imageshack.us/img227/5173/goghax5.jpg" alt="" width="248" height="260" /> <img class="alignnone" src="http://www.felsefeekibi.com/sanat/isimler/grafik/renoir107_d.jpg" alt="" width="286" height="260" /></p>
<p><img class="alignleft" src="http://www.felsefeekibi.com/sanat/isimler/grafik/G_Seurat2.jpg" alt="" width="244" height="306" /> <img class="alignnone" src="http://www.realhaber.com/images/news/24231.jpg" alt="" width="360" height="276" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/izlenimcilik/izlenimci-tablolar/izlenimci-tablolar.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Modern Mimari ile ilgili önemli örnekler</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/mimari-akimlar/modern-mimari-ile-ilgili-onemli-ornekler.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/mimari-akimlar/modern-mimari-ile-ilgili-onemli-ornekler.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Dec 2008 08:51:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gokhan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Mimari akımlar]]></category>

		<category><![CDATA[mimari akımlarla ilgili örnek]]></category>

		<category><![CDATA[moder akımlarla ilgili örnekler]]></category>

		<category><![CDATA[Modern Mimari ile ilgili önemli örnekler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=340</guid>
		<description><![CDATA[
Bir inşaat mühendisi olarak Gustave Eiffel&#8217;in tasarladığı bu kule yaklaşık 12000 parçadan oluşup, 200 kadar işçi tarafından 21 ayda monte edilmiştir.




Le Corbusier, Ronchamp&#8217;da Notre-Dame-du-Haut Şapeli 1950-1953. Ekspresyonist anlayışa iyi bir örnektir.






Frank Lloyd Wright&#8217;ın Chicago&#8217;daki Robie Evi, kütle ve cephenin ele alınışı söz konusu olduğunda katılığı, tekdüzeliği reddedebilen bir rasyonalizmin en belirgin örneklerindendir.





Hans Scharoun - Werner [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li><span style="Georgia;"><span style="x-small;">Bir inşaat mühendisi olarak Gustave Eiffel&#8217;in tasarladığı bu kule yaklaşık 12000 parçadan oluşup, 200 kadar işçi tarafından 21 ayda monte edilmiştir.</span></span></li>
</ul>
<div>
<div>
<ul>
<li><span style="Georgia;"><span style="x-small;">Le Corbusier, Ronchamp&#8217;da Notre-Dame-du-Haut Şapeli 1950-1953. Ekspresyonist anlayışa iyi bir örnektir.</span></span></li>
</ul>
</div>
</div>
<div>
<div>
<ul>
<li><span style="Georgia;"><span style="x-small;">Frank Lloyd Wright&#8217;ın Chicago&#8217;daki Robie Evi, kütle ve cephenin ele alınışı söz konusu olduğunda katılığı, tekdüzeliği reddedebilen bir rasyonalizmin en belirgin örneklerindendir.</span></span></li>
</ul>
</div>
</div>
<div>
<ul>
<li><span style="Georgia;"><span style="x-small;">Hans Scharoun - Werner Weber, Berlin Filarmoni Binası Organhafte mimarlığa iyi bir örnektir.</span></span></li>
</ul>
</div>
<ul>
<li><span style="Georgia;"><span style="x-small;">Berlin&#8217;deki 20&#8242;inci Yüzyıl Galerisinde 1962-68 Mies Van Der Rohe yıllarca önce başlattığı tümel mekan ile neredeyse cephesizlik anlamına gelebilecek cam cephe uygulamalarının müze mimarisi alanındaki en belirgin örneğini geliştirmiş olacaktır.</span></span></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/mimari-akimlar/modern-mimari-ile-ilgili-onemli-ornekler.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Modern Mimarlık</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/mimari-akimlar/modern-mimarlik.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/mimari-akimlar/modern-mimarlik.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Dec 2008 08:47:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gokhan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Mimari akımlar]]></category>

		<category><![CDATA[Modern mimarlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=338</guid>
		<description><![CDATA[Modern mimarlık, 19. yüzyıl&#8217;ın Eklektisist mimarlığına karşı çıkan özgün yaratma yanlısı tüm mimari akımların genel adıdır. Eklektisizm&#8217;in geçmişten biçim aktarmaları yapan tutumuna karşıt olarak, tüm modern akımlar mimari biçimlerin çağa ve güncel koşullara göre oluştuğu görüşü doğrultusunda çalışmışlarıdr. Kabaca, Art Nouveau&#8217;nun ortadan kalkışından , 1910&#8242;dan sonra, 1970&#8242;lere dek gelişen tüm akımlar Modern Mimarlık kapsamı içinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="Georgia;"><span style="x-small;">Modern mimarlık, 19. yüzyıl&#8217;ın Eklektisist mimarlığına karşı çıkan özgün yaratma yanlısı tüm mimari akımların genel adıdır. Eklektisizm&#8217;in geçmişten biçim aktarmaları yapan tutumuna karşıt olarak, tüm modern akımlar mimari biçimlerin çağa ve güncel koşullara göre oluştuğu görüşü doğrultusunda çalışmışlarıdr. Kabaca, Art Nouveau&#8217;nun ortadan kalkışından , 1910&#8242;dan sonra, 1970&#8242;lere dek gelişen tüm akımlar Modern Mimarlık kapsamı içinde değerlendirilebiler. Bunlar tasarım anlayışları açısından birbirlerinden çok farklı kutuplarda yer alsalarda temelde tarihten yararlanmayı yadsıyışlarıyla ortaklaşırlar. 1970&#8242;lerden bu yana Modern Mimarlık Postmodernizm karşısında sürekli geriliyerek, yerini tarihselci bir akıma terketmektedir.</span></span><br />
<span style="Georgia;"><span style="x-small;">Modern mimarlık batı uygarlığının bir ürünüdür. On sekizinci yüzyılın sonlarında, modern çağı ortaya çıkaran demokratik devrim ve endüstri devrimi ile birlikte biçimlenmeye başlamıştır. Bütün dönemlerin mimarlığı gibi modern mimarlıkta, insan yaşamı için özel bir çevre yaratmaya, insanoğlunun düşünce ve eylemlerini, olduğuna inandığı ya da olmasını istediği gibi görselleştirmeye girişmiştir. Ünlü mimar Otto Wagner, 1986&#8242;da yayımladığı kitaba verdiği başlıkla, daha sonra tüm sanat biliminin kullanabileceği bir deyimin isim babası olmuştur.</span></span><br />
<span style="Georgia;"><span style="x-small;">18&#8242;inci yüzyılın sonlarında ortaya çıkmaya başlayan demir köprüler Modern mimarinin ilk otantik örnekleri sayılır. Bina olaraksa, 1851 Londra sergisindeki Paxton&#8217;un Crystal Palace&#8217;ına gelinceye kadar tavizsiz bir örnek gösterebilme olanağı yoktur. Yaklaşık olarak 70 bin metre karelik bir alanı kaplayan bu teşhir sergisi, standardize elemanlar halinde demirle camın kaynaştığı ilk önemli fabrikasyon örneğidir. Nitekim böylesine muazzam bir bina 16 hafta içerisinde, o zaman için mucizevi, bugünse şaşırtıcı sayılabilecek bir sürede inşaa edilip bitirilebilmiştir. Crystal Palace&#8217;sı çeşitli özellik ve nitelikleriyle, Modern mimarının başlatıcısı ve de eskimez örneklerinden biri olarak değerlendirmek yanlış olmaz.</span></span><br />
<span style="Georgia;"><span style="x-small;">Modern mimarinin yapısal yönden en ilginç tarafı, teknolojik yetkinliğin sağlandığı, neredeyse sınırsız olan özgürlüktür. 1964 Lozan, 1967 Montreal ve 1970 Osaka dünya fuarlarındaki pavyonların Modern mimariye getirdiği yapısal çözümler söz konusu özgürlüğün somut ifadeleridir. Betonarmenin, çeliğin, aliminyumun, plastik maddelerin kılıktan kılığa sokulup taşıyıcı ve örtücü fonksiyonlara kavuştuğu modern strüktür anlayışı çerçevesinde, Alman mimarı Frei Otto&#8217;nun geliştirdiği çadırsal konstrüksiyonlar, Göçebe Uygarlık&#8217;ta rastlanan bir mimarlık türüne bambaşka içerik ve boyutlarla yeniden dönüşü ifade eder.</span></span><br />
<span style="Georgia;"><span style="x-small;">Münih Olimpiyat Sitesi&#8217;nin uyandırdığı derin yankı, şimdi bile bazı çevrelerde kaybolmuş değildir. Ünlü japon mimarı Kenzo Tange yönetiminde ki ekibin planlayıp inşaa ettiği Tokyo</span></span> <span style="Georgia;"><span style="x-small;">Olimpiyat Sitesinin, yine adı geçen özgürlük anlayışı ile hem büyük hem küçük salonun dış ve iç mimarilerine ne derece başarılı bir çözüm tarzı getirdiği bilinmektedir</span></span>.<br />
<span style="Georgia;"><span style="x-small;">Bu yapısal başarılara paralel olarak çeşitli mimari konuların ele alınışında her türlü tasarlama olanağının - bu defa düşünce özgürlüğünün sonucu olarak - modern mimaride aynı zaman da temsil edildiğini görüyoruz. Loos, Le Corbusier Gropius ve de Mies Van Der Rohe gibi ünlü mimarların önerip uyguladıkları Rasyonalist ve Fonksiyonculuk anlayışı giderek 1950&#8242;lerde tümel mekan mimarisini doğuracaktır. Rasyonalizmin, yani basit geometrik biçimlerle dikaçısallığın savunuculuğunu yapan akımın tasarlama anlayışı mimari konuların basit, asal geometrik formlara sığdırılmasını öngörür. Bunun dışında, Brütalizm adı altında 1950&#8242;lerin ortalarında meydana çıkıp gelişen diğer bir akım, doksan dereceye bağlı kalmakla beraber, herhangi bir binada, o binayı oluşturan çeşitli işlevlerin kendilerini dışarıya vurma zorunluluğu şart koşacaktır. Malzeme kullanımında da aynı tutumu öneren bu akım, mimari tasarlamada &#8221; kimliği bileşenleriyle belirtme &#8221; felsefesinden hareket ederek, mimari sorumluluğuna yeni bir boyut getirmiştir.</span></span><br />
<span style="Georgia;"><span style="x-small;">Paul Rudolph, New Haven&#8217;de mesken bloğu 1966 Brütalist anlayışa özgü ilkeleri büyük bir sadakatle uygulayan ünlü mimar bu yapıta adı geçen akıma ait sağlam bir belge geliştirebilmeyi başarmıştır.</span></span></p>
<p><span style="Georgia;"><span style="x-small;">90 derece ya da belirli bir açısal düzeni vazgeçilmez koşul olarak kabul etmeyen iki önemli eğilimden birine Ekspresyonist, yani ifadeci tutum diyebiliriz. Alman mimar Erich Mendelsohn&#8217;un 1915-19 yılları arasında geliştirdiği projelerle Potsdam&#8217;da inşaa ettiği meşhur rasathane, Einstein Kulesi bu tutuma ait belirgin örneklerdir. Fonksiyonu somut bir biçime kavuşturmada mimara kişisel özgürlük tanıyan ekspresyonist davranışların mimarlık tarihinde, dün olduğu gibi bugün ve yarın da daima varolacağı bir gerçektir. Özellikle Modern mimarinin en önemli birkaç anıtından biri olarak sayılan Le Courbusier&#8217;in Ronchhamp Şapeli&#8217;nde de böyle bir ifadeci, ekspresyonist bir atılımla Modern mimarinin rotası ilk önemli değişikliğine uğrayacaktır. Nihayet, diğer önemli akım da ünlü Alman mimarları Haering ile Scharoun&#8217;un geliştirilmiş oldukları Organhafte adlı mimari akımdır. Temel ilkesi bakımından Brütalizm&#8217;le paralellik kurulabilir; burada da binanın içindeki eyleme cevap veren bir biçim yaratmak söz konusudur. Ancak, Organhafte mimari de serbest davranabilme imkanı vardır. 90 derece veya belirli bir açı reddedilmemekle beraber, eylemi en iyi ifade edebilecek biçimi ararken mimar tamamen özgürdür; serbest kırık serbest eğrisel ya da dik açısal çalışabilir.</span></span><br />
<span style="Georgia;"><span style="x-small;">Özellikle 1960&#8242;ların başlangıcından itibaren seslerini yükseltip etkilerini arttırmaya başlayan bir takım kişi ve akımlar, Modern mimari&#8217;nin mimarlarına bir takım yazı ve yapıtlarla karşı çıkarak yeni bir akım arayışı içine girmişlerdir. Dış biçime önem verilmesine; plastik sanatların cephelerden şehirsel mekana yansıtılmasına; tarihle geçmişle çevreyle ilişkilerinin yeniden kurulmasına çalışan bir takım olumlu çabalar dengesizliğe yol açmıştır. Beklenebileceği üzere, geçmişçilik, tarihçilik, bölgeselcilik modernizmin aleyhine gelişen bir ortam yaratmıştır. Gelişi güzel biçimcilikte son derece tehlikeli bir düzeye varmıştır ve Post modernizm, olumlu ya da olumsuz yönleriyle, modern mimarinin karşısında gelişen ve ya ondan farklı olan davranışların tümünü kapsayan bir terim niteliğinde kullanılır hale gelmiştir.</span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/mimari-akimlar/modern-mimarlik.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yararlandığımız Kaynaklar</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/diger-sanat-dallari/kaynaklar/yararlandigimiz-kaynaklar.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/diger-sanat-dallari/kaynaklar/yararlandigimiz-kaynaklar.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Dec 2008 14:49:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Yararlandığımız Kaynaklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=336</guid>
		<description><![CDATA[Bu başlık altında DigitalSanat.com sitesinin dökümanlarından faydalandığı ve emeklerine sonsuz saygı duyduğu, bizden yardımlarını esirgemeyen Sanat ile ilgili sitelerini bulabilirsiniz.

http://www.fotokritik.com
http://tr.wikipedia.org

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bu başlık altında DigitalSanat.com sitesinin dökümanlarından faydalandığı ve emeklerine sonsuz saygı duyduğu, bizden yardımlarını esirgemeyen Sanat ile ilgili sitelerini bulabilirsiniz.</strong></p>
<ul>
<li><a href="http://www.fotokritik.com">http://www.fotokritik.com</a></li>
<li><a href="http://tr.wikipedia.org">http://tr.wikipedia.org</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/diger-sanat-dallari/kaynaklar/yararlandigimiz-kaynaklar.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fluxus</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/fluxus/fluxus.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/fluxus/fluxus.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Dec 2008 13:37:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gokhan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Fluxus]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=334</guid>
		<description><![CDATA[Fluxus (Latince: akmak kelimesinden), ilk olarak 1960 yılında Litvanyalı-Amerikalı sanatçı George Maciunas tarafından John Cage&#8217;in 1957-1959 Back Mountain College&#8217;daki &#8220;deneysel kompozisyon&#8221; derslerine katılan sanatçılar ile tanışması sonrasında oluşturulmaya başlanmış uluslararası bir avant-garde gruba verilen addır. Fluxus&#8217;ın avant-garde bir grup olarak değerlendirilmesi konusu tartışmalıdır. Avangardizmin 1960&#8242;larda neo-avangardizm ya da transnasyonel bir estetik yaklaşımla yok olduğu ileri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Fluxus</strong> (Latince: <em>akmak</em> kelimesinden), ilk olarak 1960 yılında Litvanyalı-Amerikalı sanatçı George Maciunas tarafından John Cage&#8217;in 1957-1959 Back Mountain College&#8217;daki &#8220;deneysel kompozisyon&#8221; derslerine katılan sanatçılar ile tanışması sonrasında oluşturulmaya başlanmış uluslararası bir <span class="mw-redirect">avant-garde</span> gruba verilen addır. Fluxus&#8217;ın avant-garde bir grup olarak değerlendirilmesi konusu tartışmalıdır. Avangardizmin 1960&#8242;larda neo-avangardizm ya da transnasyonel bir estetik yaklaşımla yok olduğu ileri sürülebilir.</p>
<p>Fluxus, ilk olarak George Maciunas, Almus Salcius, vd. New York&#8217;ta ikamet eden Litvanyalıların, bir dergi çıkarmak amacı ile Litvanyalılar Kültür Derneği&#8217;ne teklif etmelerinde buldukları isimdir.(Bu dergi hiç çıkmamıştır). Maciunas&#8217;a göre Fluxus&#8217;un amacı &#8220;sanatta devrimsel bir gelgitin oluşmasını sağlamak, yaşayan sanatı ve karşı sanatı (<em>anti-art</em>) yaymak&#8221; idi. Bu açıdan Fluxus, Dada ile yakından ilişkilendirilebilir. Zamanın çoğu avant-garde sanatçısı Fluxus içinde yer almıştır. Bunlar arasında <span class="new">Joseph Beuys</span>, Yoko Ono, <span class="new">Nam June Paik</span> sayılabilir. Tabii bu isimler Joseph Beuys&#8217;un zaten kendisinin Fluxus dışında da oldukça tanınmış olması; Yoko Ono&#8217;nun birazda John Lennon ismi ile anılması ve Nam June Paik&#8217;in de (Fluxus öncesinde de oldukça tanınan) video sanatının kurucusu olması bakımından ön planda yer alan isimlerdir. Bunların dışında Dick Higgins, Alison Knowles, Robert Filliou, Henry Flynt, George Brecht, Robert (Bob) Watts, Mieko (Chieko) Shiomi, Takako Saito, Ay-O gibi daha bir çok ismi saymak mümkündür. Nicelik açısından Fluxus&#8217;a bakıldığında toplamda 40 ya da 80 kadar merkezi sanatçı figürünü görmek mümkündür. Nihai olarak ise sanatçılar, küratörler, akademisyenler, galeri sahipleri, koleksiyonerler vs.den oluşan yaklaşık 360 isimden bahsetmek olasıdır. 1960&#8242;ların çoğulculuğuna yol açması açısından önemli olup etkisi günümüzde de sürmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/fluxus/fluxus.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>EKSPRESYONİZM ya da DIŞAVURUMCULUK</title>
		<link>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/disavurumculuk/ekspresyonizm-ya-da-disavurumculuk.html</link>
		<comments>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/disavurumculuk/ekspresyonizm-ya-da-disavurumculuk.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Dec 2008 13:33:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gokhan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Dışavurumculuk]]></category>

		<category><![CDATA[ekspresyonizm]]></category>

		<category><![CDATA[ekspresyonizm ve dışavurumculuk]]></category>

		<category><![CDATA[EKSPRESYONİZM ya da DIŞAVURUMCULUK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.digitalsanat.com/?p=332</guid>
		<description><![CDATA[Ekspresyonizm (1905-1925)
Yirminci yüzyılın başında Almanya’da ortaya çıkan ve bir tepki hareketi olan ekspresyonizmin, yani dışavurumculuk akımının tarihçilere göre çeşitli başlangıç yılları vardır. Kimisi 1900 yılı başından itibaren alırken, kimisi 1910 yılından itibaren alır. Fakat bilinen, ekspresyonizm’in 30 yılı aşmayan bir akım olduğudur.
Aşağıda ekspresyonizm akımını çeşitli bölümlerde göreceğiz. Bunlar sırasıyla tanımı, Ekspresyonizmin ortaya çıktığı siyasal zemin, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ekspresyonizm (1905-1925)</strong></p>
<p>Yirminci yüzyılın başında Almanya’da ortaya çıkan ve bir tepki hareketi olan ekspresyonizmin, yani dışavurumculuk akımının tarihçilere göre çeşitli başlangıç yılları vardır. Kimisi 1900 yılı başından itibaren alırken, kimisi 1910 yılından itibaren alır. Fakat bilinen, ekspresyonizm’in 30 yılı aşmayan bir akım olduğudur.</p>
<p>Aşağıda ekspresyonizm akımını çeşitli bölümlerde göreceğiz. Bunlar sırasıyla tanımı, Ekspresyonizmin ortaya çıktığı siyasal zemin, genel özellikleri, karşı olduğu akımlar ve sebepleri, sanat ve edebiyattaki ilke ve nitelikleri ve son olarak da akım içinde yazılmış eserlerin tür özellikleridir.</p>
<p><strong>1. Tanımlar:</strong><br />
<em>&#8230;EY ASKER</em><br />
Ey cellât ve haydut! Sen Tanrı’nın yolladığı<br />
afetlerin en korkuncu!<br />
Ne zaman artık,<br />
Sorumu hem kaygı hem de çılgınca bir<br />
sabırsızlıkla soruyorum!<br />
Ne zaman artık kardeşim olacaksın?</p>
<p style="150px;"><em>Johannes R. Becher</em></p>
<p>Dışavurumculuk akımının doyurucu bir tanımı şöyle der:</p>
<p><strong>“Estetikte, sanatçının yaratma sürecinin temelde dışavurumsal bir eylem ve sanatçının izlenimlerini, duygularını, sezgilerini ve tavırlarını açığa çıkarmasından ve gözler önüne sermesinden oluşan bir süreç olduğunu savunan akım.” </strong></p>
<p>Devamında, dışavurumculuğun hem sanatın temelinin bir nesne ya da üründen çok, sanat eserini yaratanın tecrübeleri ve hisleri olduğunu, hem de sanat eserinin değerinin, söz konusu yaratıcı ruhun tazeliği, bireyselliği, özgünlüğü ve içtenliği tarafından belirlendiğini öne süren bir akım olduğunu belirtir. Sanatçının gerçekliğe bağlı kalmak, izleyici ya da dinleyicisinin hoşuna gitmek gibi bir sorumluluğu bulunmadığını iddia eder. Bunu ilerde göreceğiz.</p>
<p>Felsefi açıdan bir tanım arandığında ise, şöyle bir anlatımla karşılaşmak mümkündür:</p>
<p><strong>“Kendilikçilik. Fenomenolojik anlayışta sanat görüşü.<br />
Ernst Mach’ın izlenim felsefesini sanatta gerçekleştiren izlenimcilik akımına karşı kendilikçilik akımı, Alman düşünürü Edmund Husserl’in fenomenolojisini sanatta gerçekleştirir.”</strong></p>
<p>Husserl, olaybilim yöntemiyle varlığı paranteze alıp onu bütün dünyalılardan soyutluyor ve geriye kalan som kendiliği inceliyordu. Böylelikle dünyaya bu kendilikten açılıyordu. Kendilikçilik, yani dışavurumculuk da bu yöntemle çalışarak kendilikleri sanatın konusu yapmakta ve duyu organlarının getirdiklerini paranteze alarak onlardan soyutladığı kendilikleri belirtmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Tanımını belirledikten sonra, dışavurumculuğun nasıl bir siyasi ortamda doğduğunu görmek için Almanya’nın siyasal ortamını incelemeliyiz. Bu kısmı, Yeni İnsan Dergisinin yirmi altıncı sayısından olduğu gibi aktarıyoruz.</p>
<p><strong>2. Almanya’nın Siyasal Ortamı:</strong></p>
<table style="right;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td>&lt;!&#8211;<br />
google_ad_client = &#8220;pub-6315246411134974&#8243;;<br />
google_ad_width = 250;<br />
google_ad_height = 250;<br />
google_ad_format = &#8220;250&#215;250_as&#8221;;<br />
google_ad_type = &#8220;text_image&#8221;;<br />
google_ad_channel = &#8220;&#8221;;<br />
google_color_border = &#8220;FFFFFF&#8221;;<br />
google_color_bg = &#8220;FFFFFF&#8221;;<br />
google_color_link = &#8220;000000&#8243;;<br />
google_color_text = &#8220;000000&#8243;;<br />
google_color_url = &#8220;000000&#8243;;<br />
//&#8211;&gt;<br />
window.google_render_ad();</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>19. yüzyılın ikinci yarısında 18 Ocak 1871 tarihinde Fransa ile yaptığı savaşı kazanan Prusya, o güne kadar dağınık halde yaşayan Alman prensliklerini bir kralın buyruğu altında toplama hayalini gerçekleştirir. Alman İmparatorluğu’nun önderi Prusya kralı I. Wilhelm olur. Almanya’nın bir araya gelmesi ile İngiltere gibi dünyanın büyük emperyalist güçleri arasına girmeyi amaçlayan Almanya, Otto Fürst Von Bismarck’ın izlediği politikayla bunu başarır.</p>
<p>I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, sözde parlamentosu ile monarşik devlet anlayışını sürdüren Bismarck, emperyalist Almanya’yı, Avrupa’nın ikinci güçlü devleti yapmıştır. Parlamentoyu işlevsel kılmaya çalışan liberal burjuvaları devlet düşmanı ve hain ilan eden Bismarck, sanayileşme ile birlikte yükselen işçi sınıfından henüz habersizdir. Sosyal demokrat kanat altında Bismarck’ın politikasına muhalefet etmeye başlayan işçi sınıfının temsilcileri ise Ferdinand Lassalle, August Bebel ve Wilhelm Liebknecht olmuşlardır.</p>
<p>1888 yılında I. Wilhelm’in ölümü ile yerine III. Friedrich geçmiş, ancak tahtta üç ay kalabilmiş ve tahta II. Wilhelm oturmuştur. Bu arada 1890 yılında kurulan Sosyal Demokrat Parti parlamentoda en güçlü kanat durumunu alır. Bunun üzerine liberal hareketi destekleyen burjuva sınıfına karşı, işçi sınıfının çıkarlarını gözeten bir politika izleyen Sosyal Demokrat Parti, parti içindeki Liebknecht’in önderliğindeki sosyalist kanadı partiden ihraç ederek politikasını değiştirir. Parlamento artık II. Wilhelm’in kararlarını muhalefet göstermeden kabul eder hale gelmiştir. Bu kararlardan bir tanesi de II. Wilhelm’in baskısıyla, 4 Ağustos 1914’te bir suikast sonucu Avusturya tahtının varisi Dük Franz Ferdinand’ın öldürülmesinden dolayı (28 Haziran 1914) İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu birliğe karşı savaş açılmasıdır.</p>
<p>Liebknecht savaşa karşı oy verdiği için tutuklanır. Bu kararla emperyalist Almanya, tüm Avrupa’yı kana bulayacak olan kapitalist savaşa (1. Dünya Savaşı) girmiş olur. Dört yıl süren ve 1918’de imzalanan ateşkesle noktalanan bu savaşta tüm gücünü yitiren Almanya, 28 Haziran 1919’da imzalanan Versailles anlaşması ile ağır koşulları kabul ederek teslim olur. Aynı yıl Spartakist Birliği’ni kurarak Berlin’de sosyalist bir devrim girişiminde bulunan Liebknecht ve Rosa Luxemburg öldürülür. Berlin’deki ayaklanma kanlı bir şekilde, 1918’den Hitler’in iktidara geleceği 1933 yılına kadar Almanya’yı yöneten Weimer Cumhuriyeti’ne bağlı birlikler tarafından bastırılır.</p>
<p><strong>3. Genel özellikleri:</strong></p>
<p>Dışavurumculuk akımının en güzel açıklamalarından birisi şudur: bireysel duruşlarıyla nevi şahsına münhasırlar hareketi.</p>
<p>Peki, dışavurumculuk kavram olarak ilk kimin tarafından nerede ve nasıl kullanılmıştır? Bu konu tartışmalı olsa da Alman edebiyatına ilk girişi Kurt Hiller vasıtası ile 1911 yılında olmuştur. Resim sanatından gelmedir ve Hiller bu kelimeyi “modern” anlamında kullanmıştır.</p>
<p>Kelimenin kökenine baktığımız zaman, Latince ‘expressio’, ‘exprimere’ sözcüklerinden gelmektedir. Sözcüğün sıfat biçimi olan expressiv, dilimize “ifadecilik, ifadeci, ifade ağırlıklı” olarak çevrilebilir. Ancak sözcük diğer yandan insanın içinde yer alan bir takım gizli kalmış duygu ve düşünceleri ‘açığa çıkartma’, ‘dışa vurma’ anlamlarını da içermektedir. Bu durumda sözcüğü dilimizde ‘dışavurumculuk’ olarak karşılamak gerekiyor. Çünkü terim yalnızca 20.yy a ait değildir. skolastik dönem kilise resimlerine baktığımızda, ifade ağırlıklı (ekspessiv) diye adlandırabileceğimiz çalışmalar görebiliriz. Ortaçağ sanatçısı öteki dünyaya ait gerçeği yakalamak için, nesnelerin görünüşteki biçimlerini değiştirip stilize ederek onların içlerinde taşıdıkları öteki dünya ile ilgili asıl anlamı ortaya koymaya çalışan ifadelere ağırlık vermiştir. 20.yy dışavurumculuk bunu yapmamıştır.</p>
<p>Yeni İnsan dergisinin 26. Sayısında Yiğit Tuncay, bu akım hakkında şöyle bir yorum yapar:</p>
<p><strong>“İnsanın gerçeklikten soyutlanmış, edilgen ve çaresizliğini yansıtan türden edebiyat eserlerinin yazıldığı bir dönemdir bu. Erotizmin, bunalımın, hastalığın, ölümün ve gerçekliğin yerine hayal dünyasının ağır bastığı soyutlamalarla kendini anlatmaya çalışan sanatçıların çokluğu kaçınılmaz olmuştur. Bunların yanı sıra, politize olmuş, kralı, militarizmi ve burjuvaları eleştiren anarşist fikirler de edebiyata girmeye başlamışlardır.”</strong></p>
<p>Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere, ekspresyonizm, Gürsel Aytaç’ın da belirttiği gibi başlangıçta estetik ve felsefeye dayalı iken daha sonra politik yönü ağır basmıştır ve zamanla “her şeye karşı” bir akım haline gelmiştir.</p>
<p>Dışavurumculuk akımı yazarları, üslup açısından İsveçli August Strindberg ve Amerikalı Walt Whitman’dan etkilenmişlerdir. Konu bakımından ise Rus yazar Leo Tolstoy ve özellikle Fyodor Dostoyevski’ye dayanırlar.</p>
<p>1905-1914 arası yazarlar, ressamlar, hepsi bu bunalımlı dönemden hoşnut değildiler. Kırık dökük insan ilişkileri, kentlerdeki yaşamın delice hızı, köleliğin her çeşidi değer ölçüleriydi.</p>
<p>Ayaklanmadan yanaydılar. Aile, öğretmen, ordu, imparator, kurulu düzenin tüm yandaşlarına karşıydılar. Aşağılanmış yaratıkların, düzenin kıyısında kalanların, ezilmişler topluluğunun yoksullar, akıl hastaları ve gençlerin dayanışmasını savunuyorlardı.</p>
<table style="right;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td>&lt;!&#8211;<br />
google_ad_client = &#8220;pub-6315246411134974&#8243;;<br />
google_ad_width = 250;<br />
google_ad_height = 250;<br />
google_ad_format = &#8220;250&#215;250_as&#8221;;<br />
google_ad_type = &#8220;text_image&#8221;;<br />
google_ad_channel = &#8220;&#8221;;<br />
google_color_border = &#8220;FFFFFF&#8221;;<br />
google_color_bg = &#8220;FFFFFF&#8221;;<br />
google_color_link = &#8220;000000&#8243;;<br />
google_color_text = &#8220;000000&#8243;;<br />
google_color_url = &#8220;000000&#8243;;<br />
//&#8211;&gt;<br />
window.google_render_ad();</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>1. Dünya Savaşı patlak verdiğindeyse, birçok genç yazar savaşta yaşamını yitirmiştir. Savaş başladığında bir askeri tıp servisinde görev yapan Georg Trakl, katıldığı Grodek çarpışmasından sonra ruh sağlığı bozulmuş ve tedavi görmesi için yatırıldığı hastanede aşırı dozda uyuşturucuyla yaşamına son vermiştir.</p>
<p>Daha savaş başlamadan önce ölen Georg Heym ve Jakob Von Hoddis’in ardından Ernst Stadler, August Stramm, Alfred Lichenstein çarpışmalar sırasında ölen genç kuşak yazarlarıdır. Böylece kendilerinden çok şeyler beklenen yazarlarını kaybetmiştir dışavurumcu edebiyat. Başarısız bir akım olmasında, Gürsel Aytaç’ın belirttiği ekonominin iyileşmesi ve sermayenin yükselmesi gibi düzelmeler dışında bu sebebi de söyleyebiliriz. Tabii ki, düzelmiş bir ekonomi bunalımı ortadan kaldırır ve bunalımsız bir ortamda düzene karşı çıkmak anarşizm’e yönelmektir.</p>
<p>Ortada acıları olan bir kuşak vardı. Bir tepki kuşağıydı bu, bazılarına göre ise bir çığlık. 19. yüzyılın getirdiği düşünsel çekişmeleri göğüslemeye çalışan bu kuşak, diğer yandan 1. Dünya Savaşı ile yüzyüze gelmişti. Bu bir patlamaya yol açtı ve her şeye birer birer karşı çıktılar.</p>
<p>Dünyayı köleleştiren makineleşme, endüstrileşme, militarizm ve kapitalizme; sosyalizm komünizm, posivizim ve anarşizm ile savaş açtılar. Savaş açtıkları kavramlara baktığımızda, Bu akımın aslında bunalan Avrupa’nın yeni arayışı olduğunu ve huzursuzlukla temellendiğini görürüz.</p>
<p>Burhanettin Batıman, Ekspresyonizm hakkında şu noktaya dikkat çeker:</p>
<p><strong>“Bu akımın özünde heyecanlı ve ateşli bir sosyalizm yatar. Hedefleri, tanrıyı dünyaya iade etmektir. İyiyi, asili ve doğruyu sözle değil, işle hakikat haline koymaktır.”</strong></p>
<p>Yeni insan, yeni bir dünya, yeni bir sosyal yapı, yeni bir gerçek, yeni bir sanat anlayışı veya özlemi… Kısacası yeni bir dünya isteği içinde olan bu akımda Milliyetçi düşünceden insancıl, yani bireysel düşünceye geçmiştir.</p>
<p>Ekspresyonizmde ruh, dış dünyadan önemlidir. Yazar kendini dış dünyadan ve kendinden bile soyutlayarak iç ruha yönelir. Ruh, realitenin verdiği maddeleri, sanatkârın duygu, irade ve kabiliyetine uygun bir şekilde işleyen, yeni idealler şeklinde yaratan faal bir kuvvettir. Buna göre yazar eseri oluşturabilmek için önce hayatı ve toplumu arzu, irade ve idealine göre değiştirir, ruhun süzgecinden geçirir ve ardından aldığı intibaları işler. Tabii ki bunu yaparken karşıt olduğu akımlar gibi maskeler takmadan her türlü alçaklığı, iğrençliği, habaseti ve rezaleti en karanlık köşelerine kadar gözler önüne serer. Ama pasif kalınmaz. Amaç, dünyayı değiştirmektir.</p>
<p>Her şeyi değiştirmenin amaç olduğu bu akımda şairin bir mesajı olmalıdır. Şiirleri ile yeni bir dünya yaratmalı ve kurucu olmalıdır. Dışavurumcu yazarlar, ilkel kavimlerin sanatlarına yöneldiler. Ayrıca Barok devrin gotik sanatına ve mistisizmine ilgi duydular. O çağların tipik yaşam korkusu (Lebensangst) ve dini coşkusunu yeniden yaşamayı amaçladılar.</p>
<p>Savaş ve dünya çöküşü sanrıları, sanat ve edebiyatı etkiledi ve devrin ruh halini yansıttı. Daima süregelen konular kıyamet, tufan ve mahşer günüydü; tasvir, kendinden geçilene kadar artırılırdı.</p>
<p>Franz Blei, Eric Mühsan, Herwarth Walden, Else Lasker Schüler, Franz Pfemfert, Rene Schickle, Ludwig Rubiner ,1910’lu yıllardan sonra başlayacak olan dışavurumcu edebiyatın hazırlayıcıları, öncüleri olmuşlardır.</p>
<p>Dışavurumculuk yazarları amaçladığı dünya için, kendilerine örnek seçtikleri beş peygamberin (yol gösterici) izinden gitmişlerdir. Bunlar sırasıyla şu şahsiyetlerdir:</p>
<p><em>Hz. İsa:</em> Hıristiyanlığın ezilen peygamberi olan Hz. İsa’nın, barış, sevgi ve kardeşlik üzerine kurulu bir dünya, “yeni insan” çabası vardı. Bu düşünce, ekspresyonistlerin yeni dünya ve yeni insan amaçları ile uyuşuyordu. Fakat ilerleyen zamanlardaki Hıristiyanlık ve Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın amacından saptılar. Bu yüzden ekspresyonistler, Marksizm ve sosyalizm e yakınlık gösterdiler.</p>
<p><em>Charles Darvin:</em> Bilindiği anlamıyla evrim, bir canlı popülâsyonunun genetik kompozisyonunun zamanla değişmesi anlamına gelir. İnsanın iç dünyasının değişeceğine inanmaları, onları Darvin’in evrim teorisine yaklaştırır. Eğer insan değişir, savaşma, sömürme, hâkim olma, tahakküm etme içgüdüsünden vazgeçerse, ancak o zaman mutlu olabilir.</p>
<p><em>Sigmund Freud:</em> Freud, psikiyatride &#8220;psikanaliz&#8221; adı verilen bir yöntem geliştirdi. Buna göre, ruhsal sorunların kaynağını, hastaların bastırdıkları ve bilinçaltına ittikleri sorunlarda aradı. Dışavurumcuların Freud’a yaklaştıkları konu, İnsanı felakete götüren temel faktördür. Bu faktör, insanın birçok duygularının ahlak, din, töre adına toplum tarafından kısıtlanması veya yasaklanmasıdır.</p>
<p>Yeni İnsan dergisinde Yiğit Tuncay Freud psikanalizi ile dışavurumculuk arasındaki ilişkiyi şu şekilde açıklar:</p>
<table style="right;" border="0">
<tbody>
<tr>
<td>&lt;!&#8211;<br />
google_ad_client = &#8220;pub-6315246411134974&#8243;;<br />
google_ad_width = 250;<br />
google_ad_height = 250;<br />
google_ad_format = &#8220;250&#215;250_as&#8221;;<br />
google_ad_type = &#8220;text_image&#8221;;<br />
google_ad_channel = &#8220;&#8221;;<br />
google_color_border = &#8220;FFFFFF&#8221;;<br />
google_color_bg = &#8220;FFFFFF&#8221;;<br />
google_color_link = &#8220;000000&#8243;;<br />
google_color_text = &#8220;000000&#8243;;<br />
google_color_url = &#8220;000000&#8243;;<br />
//&#8211;&gt;<br />
window.google_render_ad();</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><strong>“Bastırılan tüm bu duyguların ileride bir hastalık kaynağı haline gelerek ‘nevrozlar’ diye tanınan patolojik olayları yarattığını söylüyordu Freud. Böylelikle Freud, eski psikoloji anlayışının aksine dış etkenlere değil de, insanın içinde yer alan bilinç dışı dünyaya bağlıyordu psikolojiyi. Dışavurumculuk, insanın iç dünyasına yönelme eğilimini sanat alanında gerçekleştiren bir akım olarak örtüşüyordu Freud’un düşünceleriyle. Daha doğrusu Freud yardımıyla insan ruhunun derinliklerine, karanlık dürtülerine, özlemlerine, insanın öznelliğini tanımlaması açısından bir yol buluyordu” </strong></p>
<p>Marks ve Nietzsche: Dine, töreye, toplum değerlerine, aristokratlara, burjuvaya savaş açıyorlar. Onların en büyük derdi, insanoğlunun geleceğidir. Marks’ın şu sözleri dikkat çekicidir:</p>
<p><strong>“&#8230;Nesnelerin görünüş biçimleri ile özleri doğrudan çakışsalardı, tüm bilim, fazladan ve gereksiz olurdu.” </strong></p>
<p>Ayrıca Ekspresyonistler Nietzsche hayranıdırlar. “Böyle buyurdu Zerdüşt” adlı kitaptaki öğretileri temel almışlardır.</p>
<p>Eserlerindeki derin huzursuzluğun kaynağı “Nasıl savaşmadan kardeşçe huzur içinde yaşanılabilir?” sorusunun altında yatar. Bu akım, bu sorunun çözümünü aramıştır. Bu sırada üç büyük evreden geçmiştir.</p>
<p><strong>1. Evre:</strong> 1910-1914 arası dışavurumcu edebiyattır. Çıkışında bireyin derinliklerinde yatan yaşanmış deneylere biçim veren bir sanattır. Doğayı taklit etmeye tepki gösterildiği sürece, üslup çeşitlemeleri önemsizdir.</p>
<p>Ayrıca bu dönem yazarları, sanat eserlerinin anlamı ile yansıtılan nesnenin birbirinden tümüyle kopuk olduğunu, yansıtılan nesnenin artık anlatılmak istenen olmadığını, anlatılanı anlamak için yapılan bir çağrıyı oluşturduğunu söylüyorlardı. Onlara göre gerçekte görülen gerçek özgün olamazdı.</p>
<p><strong>2. Evre: </strong>birinci evrenin sonucu gibidir. 1914 yılından sonra, var olan düzeni değiştirme isteği ve coşma, aşırı duygulanma gibi terim ve tanımlarla birlikte anılmaya başlandılar. İdeolojisiz sanat olamazdı. Bu yüzden kimi sanatçılar faşizme, kimi sanatçılar ise bir sosyalist devrime destek verdiler.</p>
<p>Gottfried Benn’in bütün bu farklılaşmaları bir amaçta buluşturan tanımı şöyledir:</p>
<p><strong>“dışavurumculuk, dünyayı da yok etmek için kendi kendini yok eden bir dil kullanan ‘patlayan bir ayaklanma, bir kendinden geçme, nefret ve bir takım yeni değerlere susama’dır.” </strong></p>
<p>Benn’e göre, toplumda radikal bir yenilenmeyi sağlamak için, sanatın tüm güçlerini birleştirmesi gerekliydi. Daha doğrusu yaşamı canlandırmak için, bütün alanlarda yapılması gereken bir devrimle gerçekleşebilirdi. Aynı dönemlerde Yvan Goll ise 1921’de şu sözleri sarf ederek dışavurumculuğun tarihsel önemini vurguluyordu:</p>
<p><strong>“Dışavurumculuk devrim ve savaşın edebiyatıdır, aydının güçlüye karşı direnmesidir; vicdanın, körü körüne boyun eğmeye karşı başkaldırmasıdır; kalbin, soykırım fırtınasına ve ezilmişlerin sessizliğine karşı haykırışıdır” </strong></p>
<p>Sonu Olmayan Çevrim<br />
Yapayalnız, kim olduğu bilinmeyen<br />
Ölü sokak kadının azı dişi<br />
Altın dolguluydu.<br />
Diğer dişler gizlice anlaşmış gibi<br />
Çekip gitmişlerdi.<br />
Morg bekçisi kopardı onu,<br />
Rehine verdi<br />
ve dans etmeye gitti.<br />
Çünkü, dedi, sadece toprak toprağa geri<br />
dönmelidir.</p>
<p style="150px;"><em>Gottfried BENN (1886-1956)</em></p>
<p><strong>3. Evre:</strong> 1914-1920 yıllarında edebiyatın ütopik ve apokaliptik olmak üzere iki damarda iz sürmesidir. Üçüncü devreyi anlamak için, bu iki damardan söz etmek gerekir.</p>
<p>Ütopik damardan yürüyen dışavurumcu sanatçıya baktığımızda çağının sorunlarıyla yakın bir ilişki içinde olmasına rağmen, bunalım ve sorunlardan sıyrılarak tüm insanlığın daha iyiye, daha olumluya gidebileceği düşüncesi ile önemli bir çaba harcadığını görürüz.</p>
<p>Avrupa devletlerinde yaşanan bunalıma karşılık apokaliptik dışavurumcular, çökmek ve çöküş sözcükleriyle sürekli olarak siyasal ortama gönderme yapmaya çalışmışlardır.</p>
<p>1910’da Herwarth Walden ‘Fırtına’ (Sturm), 1911’de Franz Pfemfert ‘Eylem’ (Akcion) ve 1913’te Rene Schickele ‘Beyaz Sayfalar’ (Weisse Blaetter) adlı dergileri kurmuşlardır. Diğer dergiler der blaue Reiter (Münih) ve die Brücke’dir (Dresden). Bu dergilerde George Heym, Ernst Stadler, Georg Trakl, Gottfried Benn, Franz Wefel, Albert Ehrenstein, Johannes R. Becker gibi genç yazarlar adlarını duyurmaya başlamışlardır.</p>
<p>Genel özelliklerinde söyleyeceğimiz son sözü, Yiğit Tuncay’dan almak doğru olacaktır:</p>
<p><strong>“Kısacası onlara göre çöken, yaşlı Avrupa’nın siyasal anlayışı ve ekonomik düzenidir. Bu çöküşün yanı sıra, Avrupa kültürü ve düşüncesinin yüzyıllardan beri temelini oluşturan akla duyulan sarsılmaz güvenin, 20. yüzyılın başında büyük sarsıntılar geçirmesi gerçeğini ‘o güzelim aklımız çıldırıyor’ cümlesiyle ifade ediyorlardı.”</strong></p>
<p><strong>4. Karşı olduğu akımlar, fikirler ve sebepleri:</strong></p>
<p>Natüralizm, Empresyonizm, sanayi çağı, burjuva halkı, ekonomik dengesizlik, savaş yıkımı… Yenilik arayan bunalmış insanın portresini çizen dışavurumculuk zamanla “her şeye karşı” bir akım haline gelmiştir. Sırasıyla bu kavramları inceleyeceğiz.</p>
<p>Dışavurumculuk, Natüralizm’e karşı çıkarken şu sebebi ortaya atmıştır: Natüralizm, sanatı bilimsel kadercilikle ya da görünenle sınırlar. Realist bakış açısına bu akımda yer yoktur.</p>
<p>Empresyonizm akımına karşı çıkması ise şu şekilde olmuştur: empresyonizm, yani izlenimcilik, iç ve dış âlemi en karanlık köşelerine kadar inceleyip aydınlattığından, şiir ve edebiyattaki tasvirleri zenginleştirmiştir. Fakat insan zayıf iradesi yüzünden toplumun esiridir. Kendi kaderini tayin etmeye gücü olan karakterler ve kahraman tipleri yaratamamıştır. Bunun sebebi, insanın toplum esiri pasif bir varlık olarak düşünülmesi ve çevre ve toplumu tasvir ederken bir fotoğraf makinesi görevi görmesidir. Bu edebiyatı mahva sürükler. Sanatkârlar, hayatın sunduğu konuları işleyip şekil vermemiştir. Ekspresyonizmin karşı çıktığı nokta budur. An’ın geçici izlenimlerini esas alan, gösterişli ama özden yoksun dış “yüzeyler” sunan, kendilerini besleyen toplumun şeytaniliğini gizleyen İzlenimci sanat ve edebiyata karşıdır.</p>
<p>Sanayi çağına karşı çıkması, bu çağın hayatı manasızlaştırması veya bütünüyle maddileştirmesidir. Sanayi toplumunun bayağı dünyası iskelet gibi ve suni yapılar çıkarıyordu. Bu yanlıştı.</p>
<p>Ekonomik dengesizlik burjuva ahlakını etkilerken savaş yıkımına sebep oluyordu. Sonuç olarak, yaşanılan hayatın bütün duygu ve müesseselerine yöneltilen bir tepki hareketi ve yalnızlaşan aydın insanın ruh çığlığıydı dışavurumculuk.</p>
<p><strong><br />
5. Sanat ve Edebiyattaki İlke ve Nitelikleri:</strong></p>
<p><em>5.1. Gerçek:</em><br />
Gerçeği aramada ekspresyonistlerin kendilerine sorduğu soru şudur: Dış dünyada var olan bir nesneyi kopyalamak bize ne kazandırır?</p>
<p>Ekspresyonistler, önceden de belirttiğimiz gibi yeni bir gerçek arayışındadırlar. Bu gerçek, realist ve natüralistlerin inandıkları maddi ve görünenle sınırlı bir gerçek değildir.</p>
<p>Sembolistlerin inandıkları, maddenin arkasındaki gerçeklik değildir. Eflatun’un inandığı ideler âlemindeki gerçek de değildir.<br />
O zaman nedir? Bu soruyu sorduğumuzda aldığımız cevap şudur:</p>
<p>“dış gerçek, asıl gerçeğe ulaşmada bir engeldir.”</p>
<p>Dışavurumculuğa göre, gerçek başka bir yerde değil, sanatkârın ruhunda gizlidir. Nesnel değil, özneldir. Esas olan, sanatkârın gerçeğidir. Zaman ve mekân sınırlarını aşıp “iç gerçeklik”’e ulaşma ve onu ifade etme önemlidir. Nesneler olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi verilir. Kastedilen, manadır.</p>
<p>Amaçlanan gerçekliğe, soyutlama ve simgeleme yolu ile ulaşılır. Gerçek, olduğu haliyle özgün değildir. Onu biz yaratmalıyız, anlamı onun arkasında saklıdır.</p>
<p>Örneklemek gerekirse; empresyonizm in amacı, tanıttığı nesnedir. Resimde görülen şey neyse, odur. Ne az, ne çok. O nesnenin anlamı ve evreni somut bir ortamla sınırlandırılıyordu. Ekspresyonizm’de ise resmin anlamı ile ilk yansıtılan nesne kopuk.</p>
<p>Sonuç olarak diyebiliriz ki; ekspresyonizmin gerçeği, sanatkârın iç dünyasında şekillenmiş “kurgusal” bir gerçekliktir.</p>
<p><em>5.2. İç gözlem ve Dışavurum:</em><br />
İç gözlem ve dışavurum metodunda izlenmesi gereken iki belirli aşama vardır. İlk aşama, iç gözlemdir. Sanatın amacı ve görevi, sanatkârın kendi iç dünyasını gözlemektir. Dış dünyada bulamadığı mutluluğu kendi iç dünyasında arayan ve bulduklarıyla dış dünyayı değiştirmek isteyen kişidir.</p>
<p>İkinci aşama ise dışavurumdur. Sanatkar, kendi iç gözlemlerini, sanatın imkanları dâhilinde dışa yansıtmalıdır.</p>
<p>Ekspresyonizme göre sanat, sanatkârın duygularını, sezgilerini, izlenimlerini ve düşüncelerini açığa çıkarması veya gözler önüne sermesini esas alan, dışavurumcu estetik bir faaliyettir.</p>
<p><em>5.3. Ferdilik ve soyutlama:</em><br />
Ekspresyonizm, bütünüyle ferdiyetçidir. İnsanı, içinde yaşadığı toplumdan, hatta kendisinden bile soyutlar. Geriye kalan iç ben-ruh’tur ve bu ruh, canlı bir ruhtur. Bu konuda Max Krell “Kesin söylemek gerekirse, ekspresyonistlerde “biz” yoktur. “ der.</p>
<p>Lionel Richard, ekspresyonizmi anlatırken şu cümleleri sarf eder:</p>
<p><strong>“Gerçeklerden kaçıp soyutlamaya sığınma eğilimi, o zamanın sanatçısının toplum içindeki durumundan kaynaklanıyordu. Burada yine Almanlara özgü bir evrim göze çarpar: yazar toplum içinde küçük burjuva konumundaydı; ama bir aydın olarak belli bir sınıfa dâhil değildi, toplumsal bir kimliği yoktu. Yazar bu boşluğun bilincindeydi ve bunun ona verdiği sızıyı kendi içine kapanarak yok etmeye çalışıyordu. Toplumun baskısı altında alman aydınının çektiği acı, onu kendinden başka amaç aramayan bir sanat yöneltti. Sanat özgürlüğe giden yol olarak görülüyor, böylelikle estetik bir duygu, dini bir niteliğe bürünüyordu.” </strong></p>
<p><em>5.4. Eğitici, Faydacı sanat:</em><br />
Dışavurumcu sanatkârlar, kimi zaman ümitli, kimi zaman karamsardırlar. Kendilerini reformcu addederler. Amaçları okuyucuyu eğlendirmek ve estetik haz değil, onu sarsarak ve şaşırtarak içinde bulunduğu uyuşukluktan kurtarmak ve değiştirmektir. Okura farkındalık aşılanır.</p>
<p><em>5.5. Dil ve üslup:</em><br />
Ekspresyonistler için önemli olan geniş kelime haznesi, değişik dil imkânları ve yenilenmiş dildir. Bir noktadan sonra dilde bulunan kalıplar yeterli görülmemiş ve yeni kelime türetmeye kadar varmıştır iş. Çeşitlilik, coşkulu anlatım ve ölçülülük esastır. Geleneksel formların ortadan kaldırılması, şifre dili diye anılan yolla gerçekleşiyordu. Bu üslup dadaizme yol açtı diyebiliriz.</p>
<p><strong>6- Türlerinin özellikleri </strong></p>
<p>Erken dışavurumcu şiir örnekleri Fransız şair Arthur Rimbaud tarafından verilmiştir. Ayrıca Charles Baudelaire’in “Les Fleurs du Mal” adlı şiir derlemesi son harekete geçiştir şiirde.</p>
<p>Lirik türünde kendini gösteren dışavurumculuk, şiirde derin heyecan ve sıcaklık yanında çok kere de mübalağa ve ifrat göstermekte, şekilsizlik ve ölçüsüzlüğe düşmektedir. Burhanettin Batıman, eser kahramanları hakkında şu yorumu yapar:</p>
<p><strong>“Eserlerde karakterler çok kere kendi mukadderatlarını yaşamayan, bilakis şairin fikrini taşıyan varlıklar olduğundan, canlı bir mahiyet arz etmezler.” </strong></p>
<p>Realite umumiyetle şairin ruh süzgecinden geçtiği için çok kere değişmiş, tanınmaz hale gelmiştir. Hadiseler natüralist görüşle tasvir edilmez. Olayların seyrine yazarın müdahalesi vardır.</p>
<p>Ekspresyonizmin dramatik eserleri natüralist tiyatroya tepkidir ve sırf tekniğe dayanan bu medeniyetin boşluğuna karşı mücadele ederler. Natüralist tiyatrodaki psikoloji, samimiyet, sükûn ve trajediye karşılık, Ekspresyonist dram büyük şekil, heyecan abstraksiyon ve tip tasviri ortaya koyar.</p>
<p>Dışavurumculuk resim sanatından gelme bir terimdir. Resimde ekspresyonist yaklaşım üzerine Felsefe Sözlüğü şöyle der:</p>
<p><strong>“Bu bir metafizik sanat anlayışıdır. Pratik bir örnekle açıklamak gerekirse, bir karpuzu resmeden tabloda bir karpuz görülmez, çünkü paranteze alınmış özdeksel bir dış dünya varlığıdır. Buna karşı ressamın “karpuzun kendiliği olarak kavradığı öznel bir biçim” resmedilmiştir. Bu çığırın yol açıcısı ünlü ressam Van Gogh’dur. Bu akıma özellikle Picasso’yla, aynı felsefel temelde olan Kübizm’e varmıştır. Gerçek biçimler, yerlerini, geometrik biçimlere bırakmıştır. Çünkü geometrik biçimler “varlığın kendiliği”’dirler. Güzel bir kadın, metafizik çözümlemede, geometrik bir biçimdir. “ </strong></p>
<p>Ayrıca, Barbara Baumann, bu akımın resim sanatında önemli bir noktaya değinerek şunları söyler:</p>
<p><strong>“Mecmualardaki baskı resimler ve gazete resimleri, yazılmış kelimelerin etkisini tamamlıyordu. (…) Norveçli ressam Eduard Munch’un “Çığlık” adlı tablosu, ekspresyonist duyguların ifadesinin en ünlüsüydü.” </strong></p>
<p>Ekspresyonist toplum gerçeğe sırt çevirdiği için başarılı olamamıştır. Georg Lukàc, “ekspresyonizm son burjuva toplumunun soysuzlaşmış bir anarşist çehresidir. Toplum gerçekliğini görmemiştir.” diyerek ekspresyonist akıma olan tepkisini dile getirmiştir.</p>
<p>Tiyatro eserlerinde acımasız parodiler, karikatürü aşan abartılar, kaba saptırmalar vardır. Bu rağbet görmemiştir.</p>
<p>Sonuç olarak söylemek gerekirse, 1924 yılındaki iktisadi iyileşmeyi saymazsak, ekspresyonizm kendi içinde başarısız bir akım olmuştur. Ekspresyonistler ne savaş problemini çözebildiler, ne yeni insanı gerçekleştirebildiler, ne yeni ve güçlü bir estetik program ortaya koydular, ne de bu çerçevede güçlü eserler ortaya koyabildiler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.digitalsanat.com/sanat-akimlari/goresel-sanat-akimi/disavurumculuk/ekspresyonizm-ya-da-disavurumculuk.html/feed</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
